    
|
| |
HAYATI
Erbil Kalesi’nde doğdum ve ilkokulu orada Türkçe olarak okudum. O dönemde, ayrıca İngiliz bir hocadan özel dersler alıyordum. Lozan Antlaşması’yla Musul Vilayeti İngiliz Mandası’na bırakıldığında Türkçe eğitim yasaklandı. Bunun üzerine ailem, beni, ortaokul ve lise eğitimim için Beyrut Amerikan Koleji’ne gönderdi.
Aldığım özel derslerin de etkisiyle, kolej eğitimimi normalden daha kısa bir sürede başarıyla tamamladım. Dileğim hekim olmaktı. O sıralarda İstanbul Şehremini Salih Salim Paşa’nın oğlu Vahit ile arkadaşlık ediyordum. En iyi tıp eğitiminin Viyana’da ve İskoçya Edinburgh’da olduğunu Vahit’ten öğrenmiştim. Brezilya vatandaşı Alman asıllı bir hocadan Almanca ders aldım. Bir de Edinburgh Üniversitesi’ne başvurdum. Oradan verilen bilgiye göre bu üniversitenin yabancı öğrenci kontenjanı dolmuştu ve ancak üç yıl sonra açılacaktı. Üniversitenin Bağdat’ta kendi programlarını uyguladığı bir tıp fakültesi olduğunu ve üç yıl sonra Edinburgh Tıp Fakültesi’ne alınabileceğimi bana bildirdiler.
Bağdat Tıp Fakültesi’ne başvurmak için onsekiz yaşında olmak gerekiyordu. Halbuki yaşım on yediydi. Bu bir yılı Beyrut Amerikan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde geçirdim. Orada İngiliz ve Arap dilleri ve edebiyatı dersleri aldım. Ertesi yıl, yani 1933’te Bağdat Tıp Fakültesi’ne yazıldım. Bundan üç yıl sonra da Edinburgh yerine İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitimimi sürdürmeye karar verdim. İşte, anavatana gelişim ilk o yıllarda oldu.
İstanbul’a geldiğimde Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Nurettin Berkol’a başvurdum. Prof. Berkol, Bağdat Tıbbiyesi’ni tanımadıklarını söyleyince “o zaman beni birinci sınıfa alın” dedim. Prof. Berkol Yazık olacağını ancak, beni imtihan ederek hangi sınıfa uyum sağlayacağımı belirleyeceklerini ve ona göre işlem yapacaklarını söyledi.
Prof. Akil Muhtar’ın başkanlığında, Alman hocaların da yer aldığı bir jüri beni imtihan etti. Jüride tıpla ilgili herşey soruldu. Mikroskop altında doku kesitlerini değerlendirmem istendi. Kimi normal kimi kanserli hücreleri teşhis ettim. Beklememi söylediler. Kısa bir süre sonra jüri başkanı Akil Muhtar odasına çağırdı, “Evladım, sen tıbbiyeyi bitirmişsin. Seni son yıl olan beşinci sınıfa alalım. Ondan sonra bir yıl staj yaparsın” diyerek kararlarını bildirdi. Beşinci sınıfın sonunda bütün dersleri pekiyi ile geçip sınıf birincisi olarak staja başladım. Böylece, tıbbiyeyi normalden bir yıl daha kısa bir sürede bitirmiş oldu.
1938’de Ankara Numune Hastanesi’nde Prof. Albert Eckstein’ın asistanı olarak ihtisas çalışmalarıma başladım.
1940 yılında, yirmibeş yaşındayken çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı oldum. Ardından ABD’de Harvard ve Washington Üniversiteleri’nde pediatrinin ileri uzmanlık alanlarında çalışma ve araştırmalarımı sürdürdüm. 1947 sonlarında Amerikan Akademi üyeliğine seçildim. ABD’de öğretim elemanı olma tekliflerini kabul etmeyerek eşim ve iki çocuğumla birlikte yerleşmek üzere yurda döndüm.
Bir yıl önce Ankara’da tıp fakültesi açılmıştı. Döndüğümde Prof. Eckstein beni öğretim görevlisi olarak yanına almak istedi. Doçent olmak için sınavlara girmeliydim. Ancak başvuru tarihi geçmiş olduğundan bir yıl daha beklemem gerekliydi. 1948’de doçentlik sınavında beni başarısız buldular. O sırada kıdemli öğretim üyesi sayın Dr. Bahtiyar Demirağ bana “Tebrik ederim. Tozlu Ankara’da kendini çürüteceğine İstanbul Nişantaşı’nda lüks bir muayenehane açarsın, bütün sosyete sana gelir” deyince benim cevabım, “Bu tozlu Ankara’ya ben bayılıyorum. Burada asistanlığı İstanbul’daki profesörlüğe tercih ederim” oldu.
Ertesi yıl, yani 1949’da doçentlik sınavı için İstanbul Üniversitesi’ne başvurdum ve sınavı başararak doçentlik belgemi aldım. Atama için yine Ankara’ya başvurdum. Yeni kurulan fakültede boş kadrolar olduğundan ister istemez atandım. Çok geçmeden Eckstein, Türkiye’den ayrılmış, Hamburg Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör olarak göreve başlamıştı. Ben de kıdemli öğretim üyesi Sayın Demirağ ile başbaşa kalmıştım. Sayın Demirağ bana, çocuk hastalıkları yerine ancak çocuk bakımı dersleri verebileceğimi bildirdi. Bu arada öğrendim ki, profesörler kuruluna fakültede görevli doçentler arasından iki kişi seçiliyormuş. Bunun öyküsünü Celel Ertuğ’dan dinleyelim:
“Bir gece geç saatte telefonum çaldı. Karşımdaki İhsan’dı. Zaten aramızda her gün, sabah ya da akşam bir telefon lobisi olurdu. Tabii konuşan hep İhsan’dı. Konuşulan da ‘Doğramacı tasarıları’. O geceki konuşma kısa sürdü.
‘Celal, yarın Profesörler Kurulu’na iki doçent temsilcisi seçilecek. Bunun birisi sen, öteki ben olacağız; kabul mü?’ ‘İhsan, yarın yapılacak seçimi, gecenin bu saatinden sonra kazanmak mümkün mü?
‘Orasına karışma; evet mi, hayır mı?’
‘Anlaşılıyor ki sen herşeyi ayarlamışsın. Benim de sana hayır diyemeyeceğimi biliyorsun; haydi iyi geceler.’
Telefonu kapattıktan sonra, eşimle İhsan’ın yine, yeni bir harekete geçeceğini konuştuk.
“Ertesi gün, Profesörler Kurulu toplantısı vardı. O zamanki yasa gereğince, Profesörler Kurulu’na iki doçent temsilcisi seçilecekti. Sonuçta İhsan ve ben oybirliği ile seçilmiştik”.
Profesörler Kurulu üyesi olarak sesimi duyurma olanağı bulmuştum. Sayın Demirağ’ın kürsüsünde fazla bir hareket olanağım yoktu. Çareyi üniversitede başka birimin oluşturulması ve orada özgür bir çalışma ortamının yaratılmasında ararken bağımsız ve tüzel kişiliği olan bir çocuk sağlığı enstitüsü kurulması amacıyla plan hazırladım.
O dönemde Sağlık Bakanı olan Ekram Hayri Üstündağ’a başvurarak üniversitede ayrıca bir çocuk sağlığı kliniği ve enstitüsü kurulması için öneride bulunmasını rica ettim. Üstündağ ricamı kabul etti. Öneri, Fakülte Kurulu’nda tartışılarak oy çokluğu ile uygun görüldü. Üniversite Senatosu da öneriyi oybirliği ile kabul etti. Bunun üzerine klinik ve enstitü merkezini Ankara’da Cebeci mevkiinde sıvasız bir binanın üç odasında açtım.
Bir yandan da kurduğum bir vakfın aracılığı ve maddi desteğiyle Hacettepe mevkiindeki Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve Çocuk Hastanesi’nin şimdiki yerleşim yerini Ankara Belediyesi’nden satın aldım. Vakıf olanaklarıyla Çocuk Hastanesi’nin inşaatına başladık. İnşaat kısa sürede tamamlandı. O dememde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kendi binası yoktu. Milli Savunma Bakanlığı’nın Cebeci Hastanesi’nde, Sağlık Bakanlığı’nın da Numune Hastanesi’nde klink eğitimi veriliyordu. Dekanlık makamı da Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü bünyesindeydi Hacettepe Hastanesi binasının kısa sürede tamamlanması bazı çevreleri rahatsız ediyordu. Ben hâlâ doçent olarak çalışmalarımı sürdürüyordum. Profesör olmak için kanuni süre dolmuş, gerekli sınavları başarmıştım. Jüri başkanı Prof. Zeki Faik Oral, beni telefonla aradı ve kendisini geç vakit evinde siyaret etmemi istedi. Evine gittim. Bana, dekanlıktan gizli bir emir geldiğini, bu emirde jüri raporumun gönderilmesinin istenmediğini bildirdi. Çok geçmeden dostum merhum ziraat fakültesi profesörü Cahit Öncü beni arayarak şu bilgiyi verdi: Akrabası olan, Başbakanlık’ta çalışan bir görevliden öğrendiğne göre, fakülte dekanı, Başbakanlık’ta ilgili bir makama gönderdiği yazıda benim azılı bir komünist olduğumu; gecekondu bölgelerine giderek oralarda bedava ilaçlar, çocuklara yiyecek ve giyecek dağıttığımı; propaganda yaptığımı; bir yandan da Sovyet ve Bulgaristan sefaretlerine girip çıktığımı; bu nedenlerle profesör olursam üst makamlara atanmamın kolaylaşacağını ve bunun ülke için tehlikeli olacağını bildirmiş, bu konuda gerekli araştırmanın yapılmasını talimatını vermiş. Ben, gereken incelemenin yapılmasını önerdiğimde ise Cahit Öncü, bunun yıllarca süreceğini söyledi. Bu araştırmayı hızlandırmanın tek yolunun Başbakan Sayın Adnan Menderes olduğunu bildirdi.
Ben o sıralarda dokuz-on yaşlarında bulunan Aydın Menderes’in doktoruydum. Durumu Sayın Berrin Menderes’e ileterek bu sürecin hızlanmasını rica ettim. Ertesi gün, Sayın Başbakan’ın makamına davet edildim. Başbakanlık’ın ilgili bölümünden Tıp Dekanlığı’na o sabah bir cevap gönderildiğini öğrendim. Cevapta konuyla ilgili bütün suçlamaların asılsız olduğu ve hakkımdaki iftiraların nereden kaynaklandığının araştırılmasının istendiği yazılıydı.
Çok geçmeden dekanlıktan evime telefon geldi. Dekanlığa davet edildim. Orada, “Profesörlüğümle ilgili bazı hocaların aleyhte oy kullanacaklarından dolayı raporun ertelenmek istendiği, şimdi ise herkesin görüşünün olumlu olduğu” bildirilince, ben, herşeyden haberdar olduğumu söyleyerek cevap verdim. Sayın Dekan Süreyya Gördüren, “Artık bu makama lâyık değilim” diyerek koltuğundan kalktı ve istifa edeceğini söyledi. Ben de “Buna kesinlikle gerek yok. Olanlar aramızda kalacaktır; müsterifh olunuz” dedim. Bu olaydan sonra ben profesör olmuştum ve Hacettepe binasının da çeşitli bölümler arasında paylaştırılması hayalleri suya düşmüştü.
Yıllar geçiyor, 1963 yılında Ankara Üniversitesi rektörülüğüne seçiliyorum. O tarihte emekli olan Dekan Süreyya Gördüren gırtlak kanserine yakalanıyor. Ben de onun İngiltere’de tedavisi için yol ve tedavi harcamaları dahil tüm masraflarını şahsen üstleniyorum. Çocuk Sağlığı Enstitüsü, rektörlüğe bağlanarak tüzel kişilik kazanıyor ve 1961-1962 yıllarında üniversite düzeyinde hemşirelik, tıbbi teknoloji, fizik tedavi ve rehabilitasyon, beslenme ve nütrisyon bölümleri açılıyor. Çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında eğitim almak üzere altı yıl önce Amerika’ya gönderdiğim genç elemanlar da yurda dönerek Çocuk Sağlığı Enstitüsü ve Hacettepe Çocuk Hastanesi’nde açılan bölümlerde hizmet vermeye başlıyorlar.
1962 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuş ve ilk uygulama kanunu 1963’te yürürlüğe girmişti. 1962’de DPT, çeşitli alanlarda insan gücü ihtiyacını karşılamak üzere çalışmalarda bulunmuş, bu arada İstanbul ve Ankara Tıp Fakülteleri’nden bir sonraki yıl öğrenci kontenjanlarını yüzer kişi arttırmakları istenmişti. İki fakültenin de olumsuz cevap verdiğini öğrenince ben DPT’de Sosyal Planlama Dairesi Başkanı Evner Ergun’la görüştüm. Kendisine ve arkadaşlarına Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nün kurduğu yüksekokul tesislerin igösterdim. Burada ikinci bir fakülte açılabileceğini ve her yıl rahatlıkla iki yüz öğrenci alınabileceğini bildirdim. Bunun için hiçbir maddi desteğe ve yeni kadroya ihtiyaç olmadığını da ekledim.
1963 yılı uygulama planında, “Ankara Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü potansiyelinden yararlanarak burada Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi adı ile tıp eğitimi veren ikinci bir fakülte kurulması” hükmü yer aldı. Bu karar, aynı yıl Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’ne bildirildi. Rektör Prof. Suut Kemal Yetkin, Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’na bilgi verdi. Bu fakültenin öğretim üyeleri olağanüstü toplanarak aynı üniversite içinde ikinci bir tıp fakültesinin önlenmesi için Başbakan İsmet İnönü’yü ziyaret ettiler. Toplantıda Milli Eğitim Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu ve Maliye Bakanı Ferit Melen de bulunuyordu.
Toplantıda böyle bir kuruluşun yersiz ve tehlikeli olacağı dile getirilince Sayın Başbakan, öğretim üyelerine endişe etmemelerini söylediktensonra Rektör Suut Kemal Yetkin’i makamına davet ediyor. Rektör Yetkin de Sayın İnönü’ye DPT’den kendisine gelen yazıyla birlikte DPT Müsteşarlığı’na giderek açıklama istiyor. Orada, mevcut fakültelerin fazladan öğrenci alamayacakların ifade etmelerine karşılık, Çocuk Sağlığı Ensitisü’nin hiçbir yardım istemeden kurulacak yeni bir tıp fakültesine her yıl ihtiyaç duyulan sayıda öğrencinin alınacağı arz edilince Sayın Başbakan, fakülte ilgililerini makamına davet ederek Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin açılacağı kararını bildiriyor. Karar şok etkisi yaratıyor. Ve senato kararı ile fakülte kuruluyor.
Bu yeni fakültenin uyguladığı özgün eğitim sistemi uluslararası düzeyde yankı uyandırdı. Hollanda ve İngiltere başta olmak üzere birçok ülke, bu sistemi yerinde inceleyerek örnek almak istedi. Hollanda’da yayımlanan “Algemeen Dagblad” ve “De Telegraf” gazetelerinde şu haber yer aldı:
“Jan Tinbergen Türkiye’ye ekonomik danışman olark gitmişti. Şimdi de Türkiye’den İhsan Doğramacı bize, eğitimde ve özellikle tıp eğitiminde danışmanlık yapıyor” [Ertuğ, s 28].
1966’da Londra Üniversitesi Yöneticisi(Vice Chancellor) Sir Brian Windeyer başkanlığında kurulan Kraliyet Komisyonu, Hacettepe’ye gelerek incelemelerde bulunur. İlgili makamlara düşünce ve önerilerini iletir. Bu konuda “Participant Journal”ın 25 Ocak 1967 tarihli sayısında yayımlanan yazılardan bazı alıntılar:
İngiliz Kraliyet Tıp Eğitimi Komisyonu’nun üyeleri, Hacettepe Tıp Merkezi’ni ziyaretlerinde gördüklerinden çok olumlu izlenimler edinmişlerdir. Türkiye’de, tıpta, tıp eğitiminde ve hastanecilikte büyük ve başarılı bir değişim olduğu saptanmıştır. Bu konuda Londra Üniversitesi Vice Chancellor’ı Sir Brian Windeyere tıp fakülteleri muhabirimize şunları söylemiştir:
‘İngilterede uygulamak istediğimiz eğitim sistemi, Hacettepe’de uygulanmakta olan sistemin aynı olacaktır’”.
Öte yandan, Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin bu başarısını içine sindiremeyenler vardı. Bu kuruluşa yapılan saldırılara tepki gösteren Ahmet Emin Yalman, “Gördüklerim ve Geçirdiklerim” adlı kitabında, benim “O yaman Hacettepe Ocağını yıkmayı iş edinen barbarlarla karşı karşıya” olduğumu dile getirir.
Hacettepe Tıp Fakültesi kurulduktan üç ay sonra da Ankara Üniversitesi beni üniversite rektörü seçti. İki yıl süren rektörülüğüm sırasında yıllardır karkas halinde olan Ankara Tıp Fakültesi’nin Morfoloji binasının tamamlanmasını sağladım ve bu iki yıl içerisinde her fakülteye bir veya iki bina ekledim. İki yıllık Ankara Üniversitesi rektörlüğü görevim sırasında sıkıntıları yaşayarak sorunlardan arınmış yeni bir üniversite kurulması teşebbüsüne geçtim. Bu üniversite, diğerlerinden daha farklı bir kanunla kurulacaktı. Burada rektörülük süresi iki yıl yerine beş ila sekiz yıl olacaktı. Rektörü, tüm öğretim üyeleri yerine Üniversite Senatosu kendi üyeleri arasından seçecekti. Mali mevzuatta büyük kolaylıklar sağlanacaktı.
Hacettepe Üniversitesi yürürlükte olan sistemin dışında bir düzen getiriyordu. O yıllarda üniversitelerde boykotlar ve anarşi hüküm sürüyordu. Bunun istisnası Hacettepe’ydi. Hacettepe Özel Kanunu çıkar çıkmaz üniversitede öğrencilerin ve asistanların yönetime katılma ilkesi kabul edildi.
Örneğin, “Fakülte Konseyi, dekanın başkanlığında Fakülte Yönetim Kurulu üyeleri ile o fakültenin öğretim üye ve görevlilerinin aralarından seçecekleri dört üye, dört asistan üye ve her sınıftan seçilecek birer öğrenci üyeden kurulur” denilerek öğrenci ve asistanların yönetime fiilen katılmaları sağlanmış oldu. Hacettepe’nin bu gelişmesinden memnun kalmayan çevreler az değildi. Nitekim, İstanbul Üniversitesi, daha başlangıçtan kanunun iptali için büyük çaba harcamıştı. Konu ile ilgili Prof. Ali Rıza Berkem’in bir anısı ilginçtir:
“İstanbul Üniversitesi Senatosu’nda, Hacettepe Üniversitesi Kanunu’nun imzalanmaması için Cumhurbaşkanı’na derhal başvurulması kabul edildi. Senato karar telefonla Cumhurbaşkanı’na arz edildi.
Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Cihat Alpan tarafından verilen cevaptan, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Hacettepe Üniversitesi Kanunu’nu sabaha karşı onaylamış olduğu öğrenildi. Hepimiz hayretler içinde kaldık. Bir gece evvel kabul edilen kanun nasıl oluyor da onaylanabiliyor? Demek ki İhsan Bey, kanun Cumhuriyet Senatosu’ndan kabul edilir edilmez, geceleyin geç vakit Sayın Cumhurbaşkanı’nı uykudan uyandırmış, kanunu onaylatmıştı. Bir başka izah şekli bulunamamıştı” .
Hacetteppe Üniversitesi Kanunu’nun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne de başvuruldu. Mahkeme bu talebi reddetti.
Sekiz yıl boyunca bu üniversitenin rektörülüğünü yaptıktan sonra, artık, mesleğim olan çocuk hekimliğine dönmek istiyordum. Ne var ki, yıllardır mesleğimi icra etmediğim için asistanlarım beni çoktan geçmilerdi. Bu nedenle, Paris V Üniversitesi’nde misafir profesörlüğü kabul ettim. Bu arada Uluslararası Pediatri Kurumu’nun başkanlığını da sürdürüyordum. 1981’de yükseköğretimde reform çalışmaları için yurda daveti memnuniyetle kabul ettim. Ve altı ay süreyle çeşitli ülkelerde en ileri üniversitelerin mevzuatlarını yeniden inceleme fırsatını buldum. Hazırladığım kanun kabul edildi ve YÖK başkanlıına getirildim. 1981’de yürürlüğe giren YÖK Kanunu’na karşı çıkan oldu. Zaman gösterdi ki, bu kuşkular yersizmiş.
1982 Anayasası’nın hazırlanma aşamasında, anayasa son şeklini almadan önce Danışma Meclisi’nden gelen Anayasa Taslağı üzerinde konsey incelemelerde bulunurken davet edildim. Önerim kabul edildi ve anaysaya iki madde eklenerek kazanç amacı gütmeyen vakıf üniversitesi kurma olanağı sağlandı. Ve 1984’de kurduğum üç vakıf tarafından Bilkent üniversitesi kuruldu. Üniversite, 1986’da ilk öğrencilerini aldı. Gerek Hacettepe Üniversitesi’nin, gerek Bilkent Üniversitesi’nin gelişmesini izleyen birçok bilim ve devlet adamları bu kuruluşları ziyaret etmiş ve beğenilerini bildirmişlerdir. O sırada siyasi bir parti Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak Bilkent’in üniversite olamayacağı, ancak yüksekokul olabileceği göürüşünde ısrar etti. Daha sonra ikinci bir kanunla Bilkent, üniversite oldu. Bu, Anayasa Mahkemesi’nde aleyhimizde açılan ikinci davaydı. Ne gariptir ki, yıllar önce Hacettep Üniversitesi’nin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş, o da reddedilmişti.
1992 yılından itibaren yen ivakıf üniversiteleri kurulmaya başladı. Ankara’da Başkent Üniversitesi, İstanbul’da Koç, Sabancı ve diğer vakıf üniversiteleri kuruldu. Bu sürede yükseköğretim gören öğrenci sayısında ve yüzdesinde artış oldu. 198’de yükseköğretim çağında bulunan 4 milyon gencin yüzde 6,3’ü üniversitelere, yüksekokullara ve akademilere devam ederken bugün 6 milyon olan genç nüfusun yüzde 33’ü üniversitelere devam etmektedir. Günümüzde, üniversite sayısı, 24’ü vakıf olmak üzere, yeni açılanlarla birlikte 92’ye ulaşmış bulunmaktadır. Araştırma düzeyi ve üst düzey bilimler yayınlar, uluslararası bilimsel araştırma sıralamalarında 44’üncü sıradan 19’uncu sıraya yükseldi.
YÖK’den Ayrılışım
1992 yılında kabul edilen Yükseköğretim Kanunu’nda yararlığına inanmadığım bazı değişiklikler yapılarak, başta ABD ve İngiltere olmak üzere batı demokratik ülkelerinde uygulaması bulunmayan, üniversite yöneticilerinin tüm öğretim üyelerince aday gösterilmesi kuralının yaratacağı sürtüşme, hizipleşme ve kurgunluğun üniversiteyi yıllar sonra kendinden bekleneni yapamaz duruma getireceği endişem nedeniyle Sayın Cumhurbaşkanının görevde kalmam konusundaki bütün ısrarlarına rağmen Yükseköğretim Kurulu başkan ve üyeliği görevimden affımı istedim. Bu dileğim Sayın Cumhurbaşkanı tarafından 13 Temmuz 1992 tarihli yazılarıyla kabul edildi. Bunun üzerine Yükseköğretim Kurulu üyeliği ve başkanlığından ayrıldım. Bu değişikliklerin düzeltilmesini ve kanunun eski durumuna getirilmesini diliyorum. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, yükseköğretimde nitelik ve nicelik bakımından önemli gelişmeler oldu e olmaya da devam edecektir.
Yükseköğretimle ilgili kanuna başlangıçta karşı çıkanlar ise, son yirmi yıldaki gelişmeleri görünce, bu yeni düzenin ülke yararına olduğu konusunda neredeyse fikir birliğine vardılar ve bu doğrultuda yazılar yazdılar.
Bu meşakkatli ve uzun yolda, Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nün, Hacettepe Fakülte ve Üniversitesi’nin ve Bilkent Üniversitesi’nin kurulmaları sırasında ayrıca doçentlik ve profesörlük aşamalarımda ve özellikle yükseköğretimdeki reform çalışmalarımda karşılaştığım “esbâb-ı cefâ” az değildi. Her seferinde Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”nin şu mısralarını hatırladım ve yoluma devam ettim, şimdi de devam ediyorum.
“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten”
Görüldüğü gibi, burada sözünü ettiğim anılar daha çok eğitimle ilgili olanlardır. Yaşamım boyunca eğitim kurumları dışında birçok uluslararası kuruluşta da görevlerde bulundum. Dünya Sağlık Örgütü’nün New York’ta 1946 yılında kuruluş çalışmalarında faal rol aldım. Kuruluş Yasası’nda imzası olan ve hâlen hayatta olan tek kişi benim. Kuruluşunun ilk yıllarından itibaren merkezi New York’ta bulunan UNICEF’de görev aldım ve iki kez İcra Kurulu başkanlığına seçildim. 1949’da Paris’te kurulan Uluslararası Çocuk Merkezi, siyasi nedenlerle 1999’da kapatılmak üzereyken girişimim üzerine Ankara’ya taşındı ve kapsamını genişlettiği çalışmalarını burada hâlen sürdürmektedir. 2000’li yıllarda Ürdün’den Prens Hassan Bin Talal ile birlikte, merkezi Ankara’da bulunan bir uluslararası kuruluş yarattık. Kültürler Parlamentosu adını taşıyan bu sivil toplum örgütü, dünya barışı için dinler ve siyasal ideolojiler arasında ahenk sağlamaya çalışmaktadır. Gerek uluslararası kuruluşlardaki görevlerim, gerek Türkiye’de faal siyaset katılmam konusundaki davetlerle ilgili anılarımın her biri ayrı bir kitap olabilir.. Bunlardan söz etmeyi başka yazılara bırakıyorum.
|
| |
NİŞANLAR
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Üstün Madalyası, Azerbaycan Haydar Aliyev Madalyası, Azerbaycan İstiklal Nişanı(First rank order), İran Homayoun Madalyası, Gran Cruz Palaca de Plata de la Orden Heráldica de Cristóbal Colón (Dominik Cumhuriyeti), Gran Oficial, Orden del Mérito de Duarte, Sánchez y Mella (Dominik Cumhuriyeti), First Rank Commander of the Order of the Lion of Finland(Finlandiya), Firs Rank Commander of the Order of Merit of Poland(Polonya), St. Mary Yurdu Madalyası(Estonia), Officier de la Légion d’Honneur(Fransa).
ÜNİVERSİTELERDEN ALINAN FAHRİ DOKTORALAR
Glasgow Üniversitesi (İskoçya), Nice Üniversitesi (Fransa), Nebraska Üniversitesi(ABD), Bağdat Üniversitesi (Irak), Guayaquil Üniversitesi (Ekvator), Ain Shams Üniversitesi (Mısır), Helsinki Üniversitesi (Finlandiya), Soka Üniversitesi (Japonya), Devlet Tıp Üniversitesi (Azerbaycan), De Montfort Üniversitesi (İngiltere), Jamia Millia Islamia Üniversitesi (Hindistan), Roma Üniversitesi “La Spienza” (İtalya), Doğu Akdeniz Üniversitesi (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) ile Anadaolu Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi dahil 11 Türk üniversitesi.
ÖDÜLLER
TÜBİTAK Hizmet Ödülü (1978), Leon Bernard Vakfı Ödülü (WHO, 1981), Christopherson Ödülü (Amerikan Pediatri Akademisi, 1986), Maurice Pate Ödülü (UNICEF, 1995), Devlet Madalyası (Romanya, 1997), “Herkes-İçin-Sağlık” Altın Madalyası (WHO, 1997), Avrupa Konseyi “Barış, Adalet ve Tolerans Ödülü” (1988), Sağlık ve Eğitim Ödülü (1999), Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü (Türkiye, 2000), Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Onur Ödülü Altın Madalya (2005).
|
| |
|
                    
|
| |
|